(CAFER DEDE'DEN "GEL DERVİŞ" DEYİŞİNİ DİNLEMEK İÇİN LÜTFEN PLAYERI TIKLAYINIZ...)

Diyarbakır ili Bismil İlçesinin Seyithasan köyünde dünyaya gelen Cafer Dede( ÖZTÜRK) İmam Zeynel Abidin Ocağındandır. Babası Abbas Dede uzunca yıllar halka hizmet etmiş ve yörede kerametleriyle tanınmış büyük bir zattır. Cafer Dede annesi Şaraban’ı hiç göremeden büyümüş; her zaman büyük bir saygı ile andığı analığını tanımıştır. Her zman önemle üzerinde durduğu konulardan biri ise analığının Abbas Dede’ye olan hürmeti ve hizmeti olmuştur. Onun analığına duyduğu sevgi ve sayğının asıl kaynağı da bu olmuştur.

Nüfus kayıtlarında 1936 olarak geçen doğumuyla ilgili olarak gerçek doğum tarihinin bu olmadığını; gerçekte 1925 yılında dünyaya geldiğini anlatır ve ekler;

“ Babam benim büyük karışıklıkların ayaklanmaların olduğu yıl dünyaya geldiğimi söylerdi.”

Dört çocuklu bir ailenin 3. çocuğudur Cafer Dede. Kazım Ağa, Rıza Ağa ve Gariptir kardeşleri. En küçük kardeşleri Garip, annesi vefat ettiğinde daha bebektir. Onun bakımını teyzesi üstlenir ve Garip 2 yaşındayken geçirdiği ateşli bir hastalıktan dolayı vefat eder. Onunla ilgili hatırladığı tek şeyi Cafer Dede şöyle anlatırdı:

“Garip, teyzesinin kucağında karşı damdayken Abbas Dede onu “oğlumm, oğlum!” diye çağırırmış ve o da damdan kendini atarcasına “edee, edee!” diye seslenirmiş babasına.

Garip’in vefatından sonra evin en küçük oğlu artık odur…

Abbas Dede, vefatından önce hastalanır ve yatağa düşer. Uzunca bir süre babasının hizmetini görürü Cafer Dede bıkıp usanmadan. Ancak o, çocuk denecek yaştayken Abbas Dede hakka yürür. Cafer Dede’nin babasına olan sevgisi ve düşkünlüğü sözle anlatılacak bir şey değildir. Abbas Dede, onun yaşamına sinmiş ve bir ömür boyu onda etkilerini göstermiştir.

Abbas Dede’nin vefatından sonra da ondan kopamamış, gece gündüz demeden babası için göz yaşı dökmüştür. O günleri şöyle anlatırdı Cafer Dede;

“Onun ölümüne alışamamıştım. Gece gündüz mütemadiyen göz yaşı dökerdim fakat; milletten utandığım için de rahatlayamazdım ve derelere , kıraçlara gider; kimselerin olmadığı yerlerde saatlerce ağlar, içimi döker; rahatlayıp öyle gelirdim eve. İçimden hep, kimse beni görmese de babamın kabrinin başında ağlayıp rahatlasam, derdim. Hatta babamın kabrini yaptırmamın sebeplerinden biri de oydu…” derdi.

Çocukluk dönemlerinde çektiklerini anlatırken; yokluğun, fakirliğin kol gezdiği o dönemleri hatırlarken duraklar, o zamanlar kıtlık zamanlarıydı, hiçbir şey yoktu. Hatta , değil buğday ekmeği arpa ekmeği bile bulamazdık. Çarpana orda kalsın ayağımıza giyecek bir çarık bile yoktu der ve eklerdi devamında;

“Bir gün derede ölmüş bir eşek gördüm. Koşarak babamın yanına geldim ve bana bir çarık yapmasını istedim. Babam o eşeğin derisinden –eşek derisi de sağlamdır hani- güzel bir çarık yaptıbana. Çarık deyip de geçmeyin; keyfimden yerimde duramaz, sağa sola koşar dururdum ayağımda çarığım var, diye.

Sonrasında biraz düşündükten sonra;

“ Bizim gördüğümüz kıtlığa eskiler küçük kıtlık derlerdi, Kıtlığın asıl büyüğü…

 

 

Yakında tamamlanacaktır...